• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/badilliasireti
  • https://plus.google.com/u/0/107447275380019069089/posts
  • https://twitter.com/badilli_asireti
Takvim
Saat

Abdulkadir Badıllı

ABDULKADİR BADILLI AĞABEY(1953-2014)

 Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin Talebelerinden olan Abdulkadir Badıllı,1936 yılında Şanlıurfa'nın Karaköprü ilçesine bağlı Şeyhzeliha köyünde dünyaya gelmiştir.Babası Abdurrahman Efendi annesi Havvadır Hanımdır.Bediüzzaman Hazretlerini ilk 1953 yılında Isparta'da ziyaret etmiş ve Said Nursi Hazretleri kendisini talebeliğe kabul etmiştir.1953'ten 2014 yılına kadar Risale-i Nur hizmetinde hayatını devam ettirmişti.Harran Üniversitesi tarafından kendisine fahri doktora ünvanı verilmişti.Arapça,Farsça,Osmanlıca ve Kürtçeyi biliyordu.Urfadaki mekânı tabiri caizse bir Bediüzzaman arşiv hanesi.Sait Nursiye ait bir çok kıymetli eşya ve bu arada Mevlana Halid-i Bağdadi hazretlerinin meşhur cübbesi orada.

                         BAŞLICA ESERLERİ

Üç ciltlik Mufassal Tarihçe,Risale-i Nurun Kudsi Kaynakları, İşarat-ül İcaz tercümesi, Mesnevi-yi Nuriye tercümesi, Bediüzzaman Ve Din Tılsımları,İslam kardeşligi içinde Türk-Kürt ilişkileri,Güneş üflemekle sönmez, son olarak Risale-i Nurda cuma hutbeleri adında bir çalışması var.

İslam Yaşar'ın Kaleminden Abdulkadir Badıllı Ağabey

Urfa civarında meskûn Kürt aşairinden Badıllı aşiretine mensup bir ailenin çocuğu olan Abdülkadir, 1936 yılında Akziyaret nahiyesinin Şeyhzeliha Köyünde dünyaya geldi. 

Babası Abdurrahman Efendi, annesi Havva Hanımdı. Abdülkadir, dinî tahsilini ve aile terbiyesini, müttakî bir yaşayışa sahip olan annesinden, babasından aldı. Köyün hocasından Kur’ân okumasını ve ilmihal bilgilerini öğrendi. Köylerinde okul olmadığı için Latin harflerini öğrenemedi. Babası bu halden pek şikâyetçi değildi. Çocuklarının okumayı yazmayı öğrenmek için şehre gittikleri takdirde gayrimeşrû yaşayışa alışacaklarından endişe ettiği için onların köyde kalmalarını teşvik etti. Sıkılmamaları için de iyi ata binmeyi ve avcılık yapmayı öğretti.

Aşiretin Ağa ailesine mensup olması hasebiyle,herhangi bir işte çalışma ihtiyacı hissetmediğinden babasının ve biraderlerinin telkinleri neticesinde sık sık ata binerek, ava giderek vakit geçiren Abdülkadir; bunların yanı sıra, aile büyüklerine özenerek daha çocukken tarikat adabını yaşama gayreti içine girdi. 

Küçük yaşta annesinin vefat etmesinin de tesiriyle himmetine sığınacağı bir mürşid-i kâmil bulma ihtiyacı hissettiği günlerde duydu Bediüzzaman Said Nursî’nin ismini. Amcalarının sitayişle bahsettikleri o isme karşı kalbî bir yakınlık hissetmesine vesile oldu.

Köye sık sık tahsildarlık yapmak için gelen Tillolu Tahsin Efendinin Said Nursî’yi tanıdığını öğrenip tafsilatlı bilgi alınca, onun ziyaretine giderek tarikatına (!) girme hevesine kapıldı ve maksadını babasına anlattı.

Oğlunun isteğini makul bulmakla birlikte, daha küçük olduğunu düşünerek başka bir şehre gitmesine izin vermeyen Abdurrahman Efendi, o günlerde Urfa’da Said Nursî’nin talebelerinden Abdullah ve Hüsnü ile karşılaşınca onlara hal danışmak istedi.

“Zeki, çalışkan, yazısı güzel bir oğlum var. Annesi öldüğü için köyde durmak istemiyor. Onu size göndereyim” dedi.

“Gelsin” dedi onlar da. 

1953 yılının Eylül ayında bu maksatla Urfa’ya gelen Abdülkadir, doğruca Rıdvaniye Camii’nin meşrutasında kalan Abdullah ve Hüsnü’nün yanına gitti. Selâm verip kendisini tanıttı.

“Ben sizden Şeyh Said-el Kürdî’nin adresini istiyorum” dedi.

“Ne yapacaksın?” dedi gülerek Abdullah.

“Ziyaretine gidip tarikat dersi alacağım” dedi o da.

“Kardeşim, Üstadımız tarikat dersi vermez. Risale-i Nur’un mesleği tarikat değildir” dedi.

Abdülkadir söylenenleri pek dinlemeyip adres istemekte ısrar edince Abdullah, Risale-i Nur’dan bahisler okuyarak meseleyi uzun uzun izah etti. Bu izahlardan sonra tarikat dersi almaktan vazgeçse de ziyaret etme talebinden vazgeçmeyince ona büyükçe bir Risale verdi ve ancak onu yazdığı zaman Üstadı ziyarete gönderebileceklerini söyledi. 

Onlar, Risaleyi yazma işinin Abdülkadir’i uzun süre meşgul edeceğini düşünmüşler ve Bediüzzaman’a mektup yazarak ziyaret talebini bildirmişlerdi. Fakat o üç gün içinde renkli ve güzel bir hatla yazıp gelince adresi vererek Isparta’ya gönderdiler.

Günlerce süren maceralı bir otobüs ve tren yolculuğunun ardından Isparta’ya gelen Abdülkadir, Çarşı Camii’nde kendisine ismi verilen Nuri Benli ile karşılaşınca geliş maksadını anlattı. 

Nuri Efendi, polislerin Üstadı çok sıkı kontrol altında tuttuklarını, yakaladıkları takdirde ziyarete gidenlere de getirenlere de eziyet ettiklerini söyleyerek kendisini uzaktan takip etmesini istedi. O da söyleneni yaparak Said Nursî’nin ikamet ettiği eve geldi. 

Biraz bekledikten sonra ziyaret talebinin kabul edilmesi üzerine Zübeyir’in ardından odaya girdi, hemen Üstadın yanına gitti ve elini öptü. O da onu başından öperek yanına oturttu. Adını, memleketini, mesleğini, ailesini, Urfa’daki bazı talebelerini sordu. 

Abdülkadir, onun sorduğu sorulara cevap verdikten sonra Abdullah’ın gönderdiği mektubu verdi, yazdığı Risaleyi takdim etti. Risaleye bakıp yazısını beğenen Said Nursî, kitabın arkasına duâ yazarak geri verdi.

Takriben bir saat kadar süren konuşma sırasında ona, Abdülkadir adı ile çok alâkadar olduğunu, yeğeni merhum Abdurrahman’a benzediğini, kendisini Hüsrev gibi talebe olarak kabul ettiğini söyledi.

Abdülkadir, Urfa’ya gidip oradaki talebeleri ile birlikte hizmet etmek istediğini söyleyince kendisini kabul ettiğini ama onlarla istişare etmesi gerektiğini hatırlattı. Yol parasını vererek geri gönderdi.

Bediüzzaman’ın, ikaz mahiyeti taşıyan tavsiyesi üzerine baba mesleği olan avcılığı bırakan Abdülkadir, Urfa’ya gelince ilk iş olarak köyüne gidip av malzemelerini ve tüfeğini sattı. Şehre dönüp medreseye yerleşerek Abdullah’la, Hüsnü ile birlikte hizmet etmeye başladı. 

Abdülkadir Badıllı, iki sene kadar bu şekilde risaleleri yazarak, okuyarak ve konuştuğu, görüştüğü insanlara anlatarak hizmet etti. Bu arada ana dili olan Kürtçenin yanı sıra Osmanlıcayı, Arapçayı ve Farsçayı da öğrenerek kendisini yetiştirdi.  

Medresede hizmet olarak en çok yaptıkları iş risale yazmaktı. Günlerce hiç durmadan yazdıkları halde ihtiyaca cevap veremiyorlardı. Lâhika mektuplarını da elle yazarak çoğaltmaları gerektiğinden haberleşmelerde aksamalar yaşanıyordu. Hizmetlerin aksamasına gönlü razı olmayan Abdülkadir, bir teksir makinesi almaya karar verdi. 

Bu maksatla köye gidip annesinden kalan kırk kadar koyunu sattı. İstanbul’a giderken Üstadı ile görüşüp istişare etmek maksadıyla Isparta’ya uğradı. Onun Barla’ya gittiğini öğrenince oraya gitti.

“Teksir makinesi almak için İstanbul’a gidiyorum” dedi elini öptükten sonra.

“Sen bin beş yüz lira fedakârlık yapıyorsun, ama teksir edeceğin Risalelerin sıhhatine azamî dikkat etmek lâzımdır” dedi Bediüzzaman.

“İnşaallah dikkat ederim” dedi Abdülkadir de.

O akşam orada kalıp derse iştirak etti, Üstadının gönderdiği yemeği yedi, yorganını örtündü. Sabah namazını müteakip yapılan dersten sonra Bediüzzaman, eski talebelerinin kahramanlıklarını anlattı. Milletin fıtrî kahramanlık seciyesinin Risale-i Nur’la inkişaf ettiği takdirde, milletin karşısında kimsenin duramayacağını izah ederek Abdülkadir’e döndü. 

“Sen o eski talebelerime benzersin. Fakat benim şimdiki talebelerim ölünceye kadar Risale-i Nur hizmetine sadıkâne bir şekilde vakf-ı hayat ederek çalışıyorlar. Bunlar eski talebelerimden fazilet bakımından daha üstündürler” (Necmeddin Şahiner, Son Şahitler-1, Y. A. Y., İstanbul-1978, s. 304) dedi.

Said Nursî’nin bu şekildeki taltifkâr hitaplarına muhatap olan, derslerine iştirak eden Abdülkadir Badıllı, Barla’dan ayrılıp İstanbul’a gitti ve teksir makinesini aldı. Urfa’ya dönerken, makinenin kullanmasını öğrenmek için tekrar Isparta’ya uğradı.

Üstadın odasına girdiğinde, o Mesnevî-i Nuriye’nin Türkçe mukaddimesini söylüyor, Ceylân da dikkatle yazıyordu. İlk defa bir Risalenin telifine şahit olduğu için kenara çekildi ve telif şartlarını dikkatle takip etti.

Abdülkadir, İstanbul’dan teksir makinesi gelinceye kadar orada kaldı. Kendisine tekabül eden hizmetleri yaptı, derslere iştirak etti, her fırsatta Üstadı ile görüşmeye çalıştı. Makine geldiği zaman da ona takdim etti.

Teksir makinesini görünce sevinen Bediüzzaman “İnşaallah o teksir makinesi ileride Urfa’nın âlem-i İslâma ilim hakikatını neşreden bir merkez halini almasına vesile olacak. Bütün Nurları neşir için sana izin veriyorum” (A.g.e. s: 304 ) diyerek onu taltif etti.

Orada kaldığı zaman içinde Ceylân’dan teksir makinesinin nasıl çalıştığını iyice öğrenen Abdülkadir, Bediüzzaman’dan bir Siracü’n-Nur mecmuası ile biraz tayinat parası aldı ve Urfa’ya döndü. Risaleleri teksirle çoğaltarak bölgede hızla intişar etmesine vesile oldu. 

1959 yılında askerliği Ankara’ya çıktı. Oraya Isparta üzerinden giderek Üstadını bir kere daha ziyaret etti, elini öptü. Bir iki gün orada kalarak Nur derslerine iştirak etti, hususî sohbetlerinde bulundu.

Ayrılırken Said Nursî kendisini, her vesile ile söylediği gibi yine “Kardeşim, Risale-i Nur’daki kudsî mânâ ve hakikat bende iken ismime Bediüzzaman deniyordu. Şimdi o kudsî mânâ benden ayrıldı. Bediüzzaman Risale-i Nur’dur. Bende bir şey kalmadı. Siz Risale-i Nur’a yapışın. Hülâsanın hülâsası yalnız Risale-i Nur’dur” (A.g.e., s. 309) diyerek uğurladı. 

O gün Üstadından, her zamankinden farklı bir hüzünle ayrılan Badıllı, Ankara’ya gidip birliğine teslim oldu. Bediüzzaman’ın talimatı üzerine tanıştığı Said Özdemir’in sayesinde evci belgesi alarak hafta sonlarında hizmetlerle meşgul olmaya gayret etti.

Çarşıya çıktığı günlerden birinde Said Nursî’nin Ankara’da olduğunu öğrenince sevindi. Ziyaret etmek maksadıyla hemen kaldığı otele gitti ise de görüşemedi. Onun çağırması üzerine tekrar geldiği zaman da polisler otele sokmadıkları için ziyaret edemedi.

Birkaç gün sonra Said Nursî’nin Urfa’da vefat ettiğini öğrenince çok üzüldü. Son ayrılışta ruhunu saran hüznün, onu bir daha göremeyecek olmasından ileri geldiğini hissetti. Çok istediği halde, asker olduğu için cenazesine gidemedi.

Askerliği bitince Urfa’ya döndü. Abdullah, Zübeyir gibi şehirde temayüz etmiş Nur Talebeleri zorla Urfa’dan çıkarıldığı için ihtilâlcilerin ağır baskılarına aldırmadan hizmete devam etti.

Said Nursî’nin, daha önce ‘Urfa’ya geleceğim’ diyerek gönderdiği ve aralarında Mevlânâ Halid-i Bağdadî’nin cübbesinin de bulunduğu bazı eşyalarını ve el yazması Risalelerini derleyip toparlayarak muhafaza altına aldı.

İslam Yaşar/Araştırmacı Yazar


BADILLI AĞABEYİN ARDINDAN...
(MEHMET ALİ BULUT/ARAŞTIRMACI -YAZAR)

Büyük davalar yeryüzünden çekilmeye karar verdiğinde, umdelerini insanların kalbinde, gönlünde ve aklında müteferrik fikirler, suretler şeklinde bırakırlar ki bir sonraki evrede de varlıklarını koruyabilsinler. Bugün “kültür” dediğimiz olgu bile, çoğu unsurları çok uzak zamanlarda yaşamış ve sonra tarihin derin hafızasına havale edilmiş yaşam kırıntılarından ve dini anlayışlardan ibarettir.
Bu durum nebiler, peygamberler, topluma yön veren fikir adamları, liderler ve toplum üzerinde köklü izler bırakan Allah dostlarında da yaşanır. Adeta bir güneş gibi etrafındaki her şeyi aydınlatır ve o nesnelere kendi ışıklarından bir numune bırakırlar. Etraflarındaki her bir şey de o ışıktan nasibini alır ve kendi kabiliyetine göre onu yansıtır. 
Bunun en güzel örnekleri peygamberlerdir. Onlar kâmil varlıklardır. Dini metinlerin insanda var etmek istedikleri neticelerin en mükemmel ve en nihaî şekli onların zatında şekil ve anlam bulur. Nitekim Resulullah’ın  (s.a.v.) ‘ahlakı’ için; “Onun ahlakı Kur’an ahlakıdır.” buyurulur.  Esasında Kur’an’da tarifi yapılan insan, “ideal insandır”, reel değil. O sıfatların tamamını kendinde cem edebilecek bir insan yoktur. Yalnızca Hz. Muhammed (s.a.v.),  o sıfatların tamamını kendinde toplayabilmiştir. Sonra da o sıfatları, en iyi taşıyıcılarına pay etmiştir. 
Mesela Nebi’deki sıddikiyyetin en iyi yansıtıcısı Hz. Ebubekir (r.a.) olmuştur. Keza ondaki adalet anlayışının bizim aramızdaki en iyi numunesi Hz. Ömer (r.a.)’dir. Mahfiyet ve tevazuda Hz. Osman (r.a.), ilim, şecaat ve taatte Hz. Ali (r.a.) O’ndaki sıfatların en iyi yansıtıcısı olmuşlardır. Aynı şekilde her bir sahabe, O’ndaki bir sıfatın ve bir halin en mücessem yansıtıcısı olmuşlar ve adeta tamamı bir insanı kamili var etmişlerdir...
Aynı hal, Abdülkadir Geylani, Mevlana ve Şah-ı Nakşibend gibi Bediuzzaman gibi zatlarda da kendini gösterir. Onların da her bir talebesi, her bir bağlısı, onlardan bir sıfatla iştihar ederler…
Bunun çağımızdaki en güzel örneklerinden biri Bediuzzaman hazretleridir. Yani ben en iyi onun etrafındakileri tanıdığım için böyle söylüyorum. Belki başka örnekler de vardır amma ben en iyi onu ve talebelerini bildiğimden onları değerlendirebiliyorum.
Ona hizmet etmiş, dar dairede etrafında toplanmış, çektiği çileyi paylaşmaya, onun davasının altına yüreğini koymaya adanmış ve böylece bir tür musahibleri (sohbet arkadaşları) olmuş o insanlarda da Bediuzzaman’ın hallerini, sıfatlarını ve dikkatlerini temaşa etmek, izlemek mümkündür. 
Onun görülebilir en büyük davası; Kur’an’ı, bütün manalarıyla yeniden müminlerin kalbinde diriltmek; zamanın tahribiyle anlamını kaybetmiş veya anlam kaymasına uğramış Kur’anî umdelerin yeniden hayatlanmasını sağlamaktır. Bu zor ve zahmetli hizmeti başarmak için tabii ki etrafında insanların bir araya gelmesi gerekirdi. O, talebelerin, nerede ise bizzat seçerek etrafına toplamıştır. Ve her birinin kendinden bir eser taşıyacak kabiliyette olmasına/gelmesine de dikkat etmiştir. Her bir talebesi bütün huylarıyla beraber, bir huyu en yüksek mertebede temsil edilebilirlik kazanmıştır.
Bunlardan biri de Badıllı Ağabeydir.
Abdülkadir Badıllı ağabey, kendisini ‘Kürt’  diye tanımlamaktan geri kalmamış fakat bu kimliğin İslam manasının önüne geçirilmesine asla müsaade etmemiştir.  Bu yönüyle üstadını en iyi temsil edebilenlerden biri olmuştur. Zira Bediuzzaman, eski talebelerinden birinin Kürtçülük yaptığını, bu saikle Müslüman Türklere buğzettiğini fark edince, onu bu hastalığından kurtarıncaya kadar uğraşmış hatta bu amaçla Batum’a gitmek için aldığı biletini yakmayı göze almıştır. Çünkü o biliyorduk İslam ittihadı, ancak kavimlerin birbirini sevmesiyle mümkündür. Aksi hal ise en büyük manidir. Davam dediği şu hizmetin zarara uğramaması için her bir Müslümanın bir buz parçası hükmünde olan enaniyetini ve kavmiyetçiliğini Kur’an denizinde eritmesi gerekiyordu ki, birlik olabilsin. 
Çünkü bu çağda İslam ittihadının önünde duran en büyük engel milliyetçilik, kavmiyetçilik ve o anlayışların beraberinde getirdiği faşizmdir. Başkalarının yok edilmesiyle beslenen ırkçı milliyetçilikle İslam yurtları tar u mar edildi ve Osmanlı yıkıma götürüldü. Deccalın bulduğu en büyük icadıdır menfi milliyetçilik. Halkları birbirine düşürmek, insaniyeti mesh etmek ve kan dökmeyi caiz kılmak için… İşte görüyorsunuz İslam âlemi kavim kavim olmuş biri diğerinin acısını hissetmiyor, onunla ilgilenmiyor…
Bediuzzaman bu konudaki hassasiyetini her bir talebesine aktarmış olmakla birlikte en ciddi vazifeyi kendisini Kürt bilen talebesi Abdülkadir Badıllı ağabeye emanet etmiş. Bu dehşet maraz karşısında sarsılmadan durabilecek ve kendi kavmi içinden çıkacak marizleri durdurabilecek, tedavi edebilecek bir mahiyet kazandırmış ona. Nitekim Risale-i Nur’un, Türkler tarafından kasten tahrip edildiği, Bediuzzaman’ın eski metinlerinde geçen Kürdistan tabirlerini bile değiştirdiğini iddia edenlere karşı , “Hayır o tashihleri Üstad kendisi yaptı ve ben de bunun şahidiyim!” diyerek büyük bir fitnenin önünü kesmiştir. Üstadın, Risale-i Nur’u kendi eliyle tashih ettiğini, metinlerde geçen ve cumhuriyet öncesinde bir coğrafi bölgeyi tanımlamak için kullanılan Kürdistan ifadelerinin, -cumhuriyet dönemindeki manası tezahür ettikten sonra- bizzat kendisi tarafından ‘şark vilayetleri’ şeklinde değiştirdiğini bireysel tanıklığı ile bize aktarmıştır Abdülkadir Badıllı ağabey! Hizmeti çok büyüktür. Bırakın Asar-ı Bediiyye gibi bir eseri vücuda getirmek, sadece şu meseledeki tanıklığı ile bile değeri ölçülemeyecek büyüklükte bir hizmette bulunmuştur. Çünkü Risale-i Nur’u, Kürt milliyetçiliğine malzeme yapmak isteyenlerin önünde bir sıradağ gibi durmuştur.
Şimdi o hakka yürüdü, Bilmiyorum bu hizmeti sürdürebilecek Zülcenâheyn, âlihimmet bir Kürt, onun yerini alabilir mi? Şu süreçte (açılım dâhil); yani tam da âkil, vicdan sahibi, zülcenâheyn insanlara ihtiyaç varken, bu sahanın pirini kaybetmek ağır bir bedel olmaz inşallah Türkler ve Kürtler için… Çünkü o, bu süreçte işe dâhil olan akılların arakasındaki kamil akıllardan biriydi…
Artık bize düşen iş daha da ağırlaştı. Bugüne kadar iki halk arasında dil sürçmelerinin veya kötü maksatlı ifadelerin yaratacağı küskünlükleri her iki tarafın da makbulü olan bir zatın (Abdülkadir Badıllı ağabeyin) varlığıyla telafi ve tashih edebiliyorduk. Artık o yok. Şimdi işimiz daha da zor. Daha hassas, daha dengeli ve daha ince bir dil kullanmak zorundayız. Rabbim bu millete merhamet etsin ve Risale-i Nur’u da asıl manasıyla ilelebet muhafaza etsin!
RİSALE-İ NUR’A DAİR İNCE BİR HİS
Bendeniz fakir, şu süreci Risale-i Nur açısından en tehlikeli bir süreç  olarak görüyorum. Evet, Risale-i Nurlara çok eller uzanmış, devlet ona el atmış ve onu sahiplenmeye çalışıyor ama diğer yandan bu yaşananlar, Risale-i Nur’un hakikatine yönelmiş en ciddi muharipleri de içinde barındırıyor.
Risale-i Nur’un en birinci vazifesi imanı ihya ve takviyedir. İnsanın ahiretine bakar. Dünyaya,vatana ve siyasete bakan yönleri ikinci üçüncü derecede ehemmiyetlidir.  Elbette Risale-i Nur’un siyaset ve iktidara dair de fikirleri, duruşları vardır ve olacaktır amma bu ikinci ve üçüncü derecedeki vazifeleri, birincinin önüne geçirmek çok tehlikelidir.
Şu anda Risale-i Nur iki tasallut; iki yıkıcı anlayış altında kan kaybediyor. 
Bunlardan birisi paralelcilik! 
Hükümet ısrarla her menfiliği paralelcilikle ilintilendirdiği için toplumun siyasi hassasiyeti yüksek kesimleri tarafından Risale-i Nur, -çünkü paralel diye suçlanan kesimi de ekseriyet Nurcu sayıyor- vatana ihaneti dahi meşru görecek bir anlayış(!) zannediliyor. Meşrep ve meslek itibarıyla Risale-i Nur’u istemeyen dini cemaatler de bu anlayışı dipten dibe körüklüyor. 
İkinci bir saldırı ise, “merkez Nurculuğun” siyasallaştığı yolundaki suçlamalardan besleniyor.  Bugüne kadar siyasete bulaşmayı şeytana bulaşmak kadar sakıncalı gören şu insanların birçok meselede hükümetle kol kola görünmeleri veya öyleymiş gibi yansıtılmaları birtakım insanların kafasında “Nurculuğun siyasallaşması”  şeklinde yorumlanıyor. Bu algıyı besleyenler ise iktidara muhalif olanlardır.
Dolayısıyla Risale-i Nur, bir yandan iktidarın payandası, diğer yandan ihanetle eş değer sayılan paralelciliğin kaynağı diye yansıtılarak tahrip ediliyor. Ben bu durumu Risale-i Nur’un bekası , istidadı ve maksadı açısından tehlikeli buluyorum.  
Oysa biz inanıyoruz ki ondaki iman hakikatlerine herkesin, ondaki müspet harekete her kesimin ihtiyacı var. Onu birilerinin uhdesinde veya bir siyasi anlayışın emrinde bir hizmet gibi göstermek ciddi bir darbedir.
Acilen Risale-i Nur’un –benzetmede hata olmasın- ‘ehli sühhet ve’l-cemaat’ mecrasının oluşturulması gerektiğine inanıyorum. Aksi takdirde, şu hareket şu dönemde ciddi bir darbe alacaktır. 
Evet, inanıyorum “Risale-i Nur, İslamın büyük cadde-i kübrası içinde bir hizb-i makbul” olarak insanlığın en son dönemine kadar uzanacaktır. Fakat bu demek değildir ki zarar görmeyecektir. Risale-i Nur milyonlara, milyarlara erişmesi, ulaştırılması gereken bir hizmet iken küçük ve kadük bir topluluğun meslek ve meşrebi olarak kalması ağır bir mukadderat olur!


BADILLI ABİ...
PROF.DR.HİMMET UÇ

Abdülkadir Badıllı ağabeyle Risale Akademi'nin düzenlediği Denizli Ağabeyleri panelinde birlikteydik, orada konuşmuş bu notları almıştım. Daha sonra Kastamonu’da Anadolu Ağabeyleri programında görüştük. Hasta olmasına rağmen Kastamonu’ya gelmişti. Konuştu ve ağladı, artık yola girmişti hissetmiştim.

Bu yaşlı adam koşa koşa gelmişti Üstadı anlatmaya. Ben de otuz saat yol gittim bir tas çorba içtim. Onun gelecek olması ve Bediüzzaman’ın Kastamonu’da çektikleri beni oraya çekti. Badıllı Abi kendi kendini yetiştirmiş otodidakt bir şahıstı, eskilerin tabiri ile çelebi. Arapçayı okuya yaza öğrenmişti. Derin bir ilmi vardı ve inanılmaz belgeci idi. Her konuştuğunu vesika ile müberhen hale getirmek mutadı idi.

Beyrut’ta iken bir muhaddis, Risale-i Nur'da geçen bir hadis için mevzu der. Muhatabı   yayın evi sahibi Muhammed el Abbas'tır. Muhaddis, "Ne diyorsun" deyince Abbas, "Bediüzzaman gibi bir zat hadis demişse, kalkar başkası mevzu derse, bu bahiste bir şey söylenmez. Bu adam öldürülür" der. Badıllı abi Abbas'a, "Sen bunu böyle demeyecektin. Şu hadis falan kitaplarda mevcuttur, karakteri şudur, diyeceksin. Muhaddis gibi konuşacaksın" diye karşılık verir. 

Bu anısını anlatan Badıllı abi daha sonra da şlunları söylemişti:

"Adam kızmadı ben de o gün karar verdim Bediüzzaman’ın eserlerinde geçen hadisleri araştırmaya başladım. O günde sonra yazmaya başladım. Mufassal Tarihçeyi Hayat'ı yazdım. Cemal Kutay'ın tezleri beni rahatsız etti. Hiçbir şey bilmiyor kendini biliyor sayıyor. Bu adamın anlattıkları Üstadın hayatında yok, dinlemediler ve onu meşhur ettiler. 1983'de Gaziantep’te hapisteyken yazdım. Dört ay orada yatmıştım. Cemal Kutay’ın kitabından sonra dört yıl çalıştım Mufassal’ı yazdım.

Sonra Kudsi Kaynaklar kitabına başladım. Birçok kitap araştırdım. Hadis ağırlıklı tefsir kitaplarını okudum. Bunun için dünyayı epeyce gezdim. Pakistan, İran, Afganistan, Arabistan, Mısır, Suriye, Lübnan. Hadis kaynaklı tefsir ve diğer hadis kitaplarından 6 bin cilt kitap  topladım. Daha sonra on bin oldu.Urfa'da kütüphanemde oturdum, nerede hadisler geçiyor onu takib ettim. Kitapları gözden geçirdim. Tetebbuat yaptım.

Mufassal Tarihçeyi Hayat için bazı zatlar dedikodu yaptılar. Arkadan ne diyorsunuz gelin beraber oturup konuşalım dedim. Ben Üstada mehdi dedim, belge yok dediler. Hakikaten belge yoktu ama sonunda Akgündüz, onun seyyidliğini  otantik hale getirdi. Bana kara çaldılar, ben aldırmadım.

Akgündüz, Musul'a gitti orada iki arab aşiretini gördü, onların nesebcileri onu teyid etmişler, Geylani Hazretleri'nin soyundan gelmiş. Bediüzzaman kendini Hazreti Ali’nin manevi veledi olarak görüyor.

"Bediüzzaman ve Din Tılsımları". Otuz üç tılsım seçtim. İmamı Gazali’nin sözleri onları  ortaya koydum. İmam Muhammed’in sözlerini ortaya koydum. Diğer zatların sözleri var. Üstadın  tılsımlar konusundaki fikirlerini etraflı araştırtım. Mukayeseli bir yol izledim kitapta. Üç yüz sahife bir eser.

"Bediüzzaman'ın Hakkı Müdafaa Cephesi." "Altı yüz sahife bütün madafaaları hangi tarihlerde yaptığı, doksanda yayınlandı."

"İfhamname." Muşlu Muhammed’in yaptığı yanlışları anlattım, 200 sahife bir eser.  

"Güneş Üflemekle Sönmez". Vehhabilerin  Üstad’a itirazlarına karşı yazdım. 300 sahife. 

Üstadın cehennem ehli hakkındaki fikirlerini "Ateşli Şahablar" kitabımda anlattım. Sahabelerden bir kısmının da aynı fikirde olduğunu yazdım. Ahmet Tekin onları müdafaa etti, ona karşı cevaplar verdim. 260sahife.

"Hakikat Semasından İnen Şahaplar". Risale-i Nur’un neşir tarihçesi, kronolojik tarihi, Üstadın tahrifata karşı tutumlarını yazdım. Siyaset ve şerh meselelerini yazdım.

"İslam Kardeşliği İçinde Türk Kürt". 300 sahife bir kitap yazdım. Mesnevi, Kızıl İcaz ve Talikat’ı tercüme ettim. Hakikat bildiğimi anlattım, itirazlara kulak vermedim.

Hatıralar

"On altı yaşında Bediüzzaman'ın Isparta'daki evine geldim. 1953 Eylül ayı içinde. Başında üç renkli sarık. Yeşil, beyaz, siyah. Uzamıştı saçları. Kendisi hasta idi. Odasında insanı mesteden bir rayiha vardı. Selamün aleyküm dedi elini göğsüne götürdü. Elini tuttum öptüm, daha on gündür bu eve yerleşmişti. Başımı çekti arkasından öptü.

 Kaloriferin olduğu yerde başta oturdum Zübeyir Abi geldi oturdu. Üç-dört dakika  sessizlik devam etti, ses çıkmadı. Birden ses çıktı, kendi sesi ile bir saatlik sürede sorular sordu ailem hakkında. Benimle Kürtçe konuşmadı. Dedi "bir insanın konuştuğu dili başkası anlamıyorsa onunla konuşması caiz değil." Yol paramın iki mislini verdi. Ben iki lira harcamıştım o bana dört lira verdi. Yazdığım mektubu almış Üstad. "Ben onu talebeliğe kabul ettim, gelmesine gerek yok" demiş. Ben mektubu almadan yola çıktım ve geldim Isparta’ya. Bana dikkat, sebat ve metanet dersi verdi. Bir de Üstadın abdallardan hizmetçileri varmış dedi."

Bu son hatıraları bundan bir ay önce Isparta’ya geldiğinde kaydetmiştim. Üstadın evini ziyaret etti. Hasta idi. En son Kastamonu Ağabeyleri panelinde konuşmuştuk, orada ağlaya ağlaya metnini okudu. Garip bir kişilikti, inadına Bediüzzaman’a sadıktı. Denizli'de ve Kastamonu’da görüştük, bir de Üstad’ın evinde.

Son görüşmemizmiş. Allah ona rahmet bize merhamet etsin.

Güle güle kahraman ağabey. Bediüzzaman’ın delicesine aşıkı, ömrünü onun yoluna heba etmiş kahramanı alişan.

 





Yorumlar - Yorum Yaz


Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam48
Toplam Ziyaret122694
Hava Durumu
Anlık
Yarın
35° 39° 25°
Döviz Bilgileri
AlışSatış
Dolar5.99026.0142
Euro6.82196.8493
Site Haritası
Badıllı Gençlik Platformu